Sessizliğin Sesi
Ağıtların Dili
Öyle bir acı ki nereden başlasan bir yanı kopuk kalıyor. Kelimelerin kifayetsizliğinde geçmişin ağır yükünü şimdiki zamanda anlamak,ağıtların boyutunu ortaya koymada yardımcı olacaktır. Elbette ana tema güncelin boyunduruğunda kalan acının yarattığı izlenimdir ve iktidarın bu psikolojide ortaya koyduğu baskı, elle tutulur bir şekilde görülmektedir. Bir çok toplumun ana karakteri olan acı ve türevleri, gizemlerle doludur ayrıca bunların yaşadığı tarih ve şu an ki duruşları bir çok kapalı kapıları aralamamıza yardımcı olacaktır...
Tarih deyip, tarihi sular altında bırakmak ve su deyip halkı susuzluğa iten anlayış, toplumların yaşam hakkını acıya itmenin senaryolarını yazmakta ve geleceği belirlemede etkin olmaktadır. Ne yazık ki toplumlar arası yaratılmaya çalışılan acının ortaklaşma köprüleri,iktidarlar tarafından dinamitlenmekte, toplumsal çürümeye yol açmaktadır. Halk ile koparılan bağ, çözümsüz bir itilmiş psikolojisini yaratmıştır.
Konumuza yaşanan gerçekliğin örnekleriyle devam etmeden önce biraz tarihe yolculuk etmek gerekmektedir:
"Ağıtlar kitabı, peygamber Yeremya tarafından şiirsel bir kitap olarak yazılan Tanah'ın 'Ketuvim' kitabında bir metindir. M.Ö 6.yy'da Kudüs ve tapınağın yıkılmasına karşı tutulan yasla ilgilidir. Başka bir değerlendirme ise, Tanah'ın Ketuvim kitabında bulunan ibranice bu metnin ilk kelimesi "Nasıl" anlamına gelen "Eyha" dır. Keldanilerin Kudüs'ü ve kutsal toprakları perişan etmesi sebebiyle ana karakterin yaptıklarına ve tuttuğu yasa istinaden "Ağıtlar" ismi benimsenip kitabın adı olarak kullanılmaya başlanmıştır. "*(vikipedia.org).
Günümüzde 'Ağıt' kavramının klasik, dramatize olmuş yönüne girmektense, kültürler arası yaşantı içerisinde ele alıp, geçmişten geleceğe somut gerçeklerle hareket etmek daha doğru olacaktır. İlk örnek olarak ise "Sümerler'de acıya ortak olup, ölünün arkasından ağıt yakan grupların varlığı gösterilir."***(filozoflar.net) Diğer bir kültür yansıması da, tarihin zenginlik yaratan kaynağı Eski Yunan'da gizliydi. 'Korainai' denilen ağlayıcı kadınların toplum içinde belirgin bir yerleri vardı ve her ölümden sonra bu kadınlar görevlerini icra ederdi.*** Günümüzde bu kadınları temsil eden, İstanbul'da Arkeoloji müzelerinde bulunan M.Ö 4.yy ilk yarısına ait ünlü 'Ağlayan Kadınlar Lahdi', bu tür kültürleri resimleyen eserlerin en güzel örneğidir.
Elbette dünyada birçok halkın kendine özgü ritüel ve yaşantıları vardır. Ortak noktaları, acının renginde buluşsa da bunun psikolojisini yaratma, birliktelik duygusunu içselleştirme pratikleri bambaşka noktalarda çizilmektedir. Evrende yaşanılan bir çok trajedi örnekleri, bazen acı yarıştırma sahnelerini beraberinde getirmektedir. Bunun yanında ortak acı olarak paylaşılan olaylar ve toplumları her defasında olumsuz etkileyen savaş makinelerinin etkileri, kalıcı olmaktadır. Bir çocuk hayal edin; ekmek alma isteği dahi yaşamına son noktanın konulmasında belirleyici olabiliyorsa ve göz göre göre sokaklarda insanlar korku ile gölgelerinden şüphe eder hale geldiyse, bunu yaratan zihniyet tüm çıplaklığı ile deşifre edilmelidir. Ama ağıt yakmanın biçare hali dolduruyor sokakları...
Bu anlamda önemli anektotlar mevcuttur. "Kozanoğlu Ağıdı bütün Çukur ovaya, Toroslar'a kadar yayılmış, Orta Anadolu'ya kadar gitmiştir. Dahası da Kozan oğlu Başkaldırısı 1865'te başlamış olan, Güney Tükmenlerinin Padişah'a karşı başkaldırısıdır ve bu direnişin sembolüdür Kozanoğlu ve Ağıdı."*****(Yaşar Kemal, Ağıtlar Üstüne Kitabı, sy 30)
Yaşar Kemal; "Elinizdeki en eski yapıt olan 'Gılgamış Destanı' bile ölümsüzlüğü aramanın yapıtıdır. Ölümsüzlüğün arayıcısı Uruk Kralı Gılgamış, arkadaşı üstüne ağıt yakıyor. Ağıt da ölüm acısını yenilten bir öğedir, ölüme karşı bir direniştir. Gılgamış'ın ölen arkadaşı Enkidu için yaktığı ağıt, arkadaş sevgisinin çok güzel bir örneğidir" der üstat.
Ağıtlar, çeşitli sebeplerle birer kült haline gelmiştir. Anadolu ve dünyadan milyonlarca örnek sunulabilir fakat sınırlı da olsa belirtmeye çalıştığımız toplumların, ulusal anlamdaki folklorik yapılarını ve yaşadıklarını yazmak, içselleştirme açısından yerinde olacaktır. En çok sıkıntısını yaşadığımız husus; ötekiler(farklı ya da ezilen kesimin) ile arada oluşan uçurumların boşluğunu duymamamız ve standart bir yaşantının liberal sancılarıyla, bireyi yüceltip toplum algısını yok etmekteyiz.
Öyle ki Eric j. Hobsbawn, anlamlı bir öngörü ile yaşanılanları ortaya koymuştur: "Sosyal eşkiyalar, halkları için Napoleon ya da Bismarck'tan daha önemliydiler ve haklarında özlem ve gurur dolu türküler yakıldı" diyerek sahiplenme iç güdüsünü vurgulamıştır.
Türkiye'de bu sorun, belkide bir çok yönden dramatize edilip, yöntem ve klişe söylemler içine itilse de Kürt toplumunun geleneksel hayatına bir ritüel olarak girmiştir. Tarihin yazılı ve sözlü süreçlerinde, sürekli devam eden fiziki,psikolojik ve sosyolojik yıkım insanların çeşitli tepkiler vermesine yol açmıştır ki bunlar insani sorumluluğun gelişmesinde önemli ve meşru yöntemler olarak dikkat çekmektedir.
Bütün olarak ele aldığımızda halk şiiri ve bunun ağıtlara bürünen hali, Kürt toplumunun anlatım dünyasında özgün bir yeri vardır. Bu bağlamda yazar Mehmet Bayrak şu tespiti yapmaktadır: "Acısını-sevincini, kederini-kıvancını, tevekkülünü-isyanını şiire, ezgilere dönüştürmeyi ve kendisini şiir diliyle ifade etmeyi bir gelenek haline getirmiş olan Kürt toplumunun, çok zengin bir halk edebiyatı yarattığı bilinmektedir."******(Mehmet Bayrak,İç Toroslarda Kürtler ve Aşiretler Ktb) Ve zamanla yaratılan Dengbej geleneği bir nefes olmuştur soluksuz gecelere...
Borazboz adlı Kürt şairin, mezar taşına işlenmiş
"Xwazdî ez tu bi hevre bin
Bi hevre herin xarîne" sözleriyle başlayan Kurmanci lehçeli bir ağıt niteliğindeki şiirinin, eşine veya sevgilisine yazdığı anlaşılmaktadır.
Modern dünya çağında ise hegemonik iktidar sahipleri, toplumları birer otomat birey formatına getirip, acıyı ve savaşı kendi himayesinde bilinçsiz, duygusuz bir insan profili sunmanın amacı haline getirmektedir. Modern zamanın insanlık karşısındaki gayesi, artık toplumların acısı ve mutluluğuna yön vermek, psikolojik hamleler ile duyguları yozlaştırmaya kadar giden sistematik yöntemler uygulamaktadır. Acı yaşamak bile birer siyasi malzemenin ürünü yapılmış ve baskı haline dönüştürülmüştür.
Bizlere düşen sorumluluk; ortada yakılan bir ağıt,ağlatan bir hayat,varlık sebebine yapılan bir çürütme anlayışı var ise tüm inisiyatifimizle yaşanılanlara bir çok gözle bakmayı öğrenmeliyiz. Eleştirebilme, sorgulayabilme ve gerçeği görebilme iradesiyle geleceği kurmalıyız. 21. yy'da toplumların hayat standartlarına yapılan baskı, tek ses yaratma çabası ve inancı, bir tehdit unsuru olarak kullanabilme gücü tüm toplumu hiçsizleştirmektedir. Unutmayalım ki sesimiz gür çıktıkça sözümüz de olacak ve bu harami sofrasını al aşağı edecektir...
Fırat Zeydan
Inadina direnmek ✌
YanıtlaSil