Ana içeriğe atla
Kapitalizm Çağında İletişim ve Dedikodu
Kavramlar insanlara ne kadar uzak da görünse, içerisinde bir çok sorunsallığı barındırmaktadır. Hayatımızda, yanı başımızda, her an aktif hale gelebilecek şekilde konumlanmıştır. Modernite’nin yaşamımızda var olması sonucu toplum içerisinde yeni yapılar ve bunların sonucu yaşamı düzene sokan gerçekler ortaya çıkmıştır. İnsanı yozlaştıran ya da yücelten durumlarda, kavramlar birer maske durumundadır. M. Cioran Çürümenin kitabında çok iyi bir kesitle şöyle bir değerlendirme ortaya koyar: “Hele insan ilgisizlik melekesini bir yitirsin; potansiyel bir katil haline gelir.” bir nevi insanın yüzündeki gerçeklik, bir de iç gerçekliği arasındaki uçurumu, duyguyu dile getirmektedir.
Şöyle ki bir olayın seyrinde yaşanabilecek problemleri örtbas etmede, kendimizi gerçekliğimiz ötesinde yansıtırken ya da mutlu anımız da bile muştulanan her duyguyu kontrol dışı pazarlarken, yanıldığımızın farkına varmadan bunu normalleştiririz. Aslında burada çift karakterli insan profilini topluma arz eden naçizane tipler olduğumuzu unutuveririz!
Özellikle son yıllarda ülkemizde yaşanan olumsuz atmosfer, gerçek habere ulaşmada yaşanan problemler, ideolojik çatışma görüntüleri, muhalif seslere dönük susturma ve yok edilmeye varan girişimler, bireyi ve bununla birlikte toplumu kutuplaştırmaya dönük sorunları yaratmaktadır. Burada dikkat çeken husus iletişim hakkının ve bunu paylaşarak, gerçekliği sunabilme, objektif bir haber yapabilme cesaretinin önüne geçilip, tek sesli bir çoğunluğu yaratma hıncı ile bütünleşen, tüm toplumu sindirmeye dönük baskının hakimiyetini hissediyor olmamızdır. Şu bilinmelidir ki bu hamleler salt iktidar endeksli değildir. Diğer muhalif basında iletişim ve halka sunulmaya çalışılan gerçeklik de bir o kadar liberal baskıdan geçmekte ve bizlere ulaşmaktadır!
Belki de bu paylaşımlarımızı en iyi açıklayan kesit şu olabilir: ”Her dönemde egemen olan düşünceler, sadece egemen sınıfın düşünceleridir.” ( K. Marks F. Engels / Komünist Partisi Manifesto)
Gelişen toplumların özellikle geleneksel yapıdan kapitalizme geçiş evresi, beraberinde kendini yaşamsallaştıracak bir oluşuma da kapı aralamaktadır. İnsanların tanışma ve birliktelik kurabilmesinde koşul halini alan kafeler, oyun salonları, bar ve kısacası eğlence mekanları bireysel ihtiyaçların giderilmesinde gerekli görülmekte ve zamanla bireyler arası çekişme sahalarına dönüşebilmektedir. Bu tür ortamlar insanların dinlenme, eğlenme ve sohbet kültürünün didaktik bir yapıdan uzak olmasına yol açabilmektedir. Simgesel olarak zamanın öldürüldüğü mekanlar haline dönüşebilmektedir. Bunun yanında bu ortamları gerektiği gibi kullanan kesimin varlığı da bu kültürün özünü ayakta tutanlardır.
Var olan sosyal ortamların bireysel iletişim alanından kopması, çeşitli kulvarlarda kendini kanıtlama hali gençlik ile birlikte, toplumsal yaralara sebebiyet vermekte ve psikolojik travmaların yaşanmasında birer büyüleyici ortamlar yaratmaktadır.
Diğer taraftan, bireyselleşmenin insan üzerindeki etkisi hayatımızın bir çok alanını kontrol altına almaktadır. Okumayan, kendini geliştirmekten uzak, dini değerleri toplum çıkarının üzerinde gören, azınlığın bir tek sözü ile çoğunluğun iradesini al aşağı etmekte usta bir toplum inşası, bizlere armağan olarak sunulmaktadır! Toplumsallaşamamanın sonucu, bireyler arası rekabet, sindirme, alt etme anlayışı bizlerin zehri olmakta ve böylece iletişimi doğru kullanamama hali, en küçük yaştan yetişkinlik dönemine kadar dedikodu furyasını doğurmaktadır.
İlk baktığımız zaman kulağa hoş gelen, bir o kadar da marazi bir olgu olan dedikodu, en büyük kaosların yaşanmasında bulunmaz bir araç olarak güncelliğini korumaktadır. Tv programları, gerçek dışı haberler, insanları var olan sıkıntıdan uzak tutucu rolde karşımıza çıkmaktadır. Belki de yüzyıllar boyunca verilen mücadele, emek ve devrimsel hamlelerin yitirilmesinde başat olabilen dedikodu kültürü ciddi bir sorunsallığı tarihsel dönemlerde karşımıza çıkarmaktadır.
Jean-Noel Kapferer Dedikodu ve Söylenti kitabında bu konu için “uydurma bilgi” dendiğini duymuş. Ve şöyle diyormuş: “Halkın olan biteni anlamak isteyip de resmi cevaplar alamadığı yerde söylenti vardır.”
Eğer bir kurtuluş istiyorsak önceliğimiz toplum adına harekete geçmek olmalı, doğruya ulaşmak istiyorsak, tek gerçeklik fanatizmine karşı iradi cesaretimizi gösterme erdemliliğini sağlamamız gerekli ve her türden bilginin, manipüle edildiği koşullara karşı uyanık olup, realitenin peşinden gitmeli, insanlara dokunarak, onların derdiyle hem hal olup köşede kalan, yalnızlığıyla hiçsizleştirilen, hor görülen, yoksulluğumuzun onurlu bir yaşam modelini daha iyi konuma getirecek eylemselliği ne pahasına olursa olsun, -açlıkla bizi sınayanlara inat- var etmemiz gerekmektedir. Bizler çoğunluğuz ve sesimiz her türden baskıya karşı gelebilecek düzeyde keskin, gür ve etkileyicidir.
Son olarak yazıma önayak olan, halkın iradesini gösterdiği takdirde değişimin kaçınılmaz olacağını salık veren Platon’un Politika kitabından bir kesitle noktalıyorum.
“Devletlerin yönetimi namussuzların ve utanmazların eline bırakılırsa, bunlar iyilerin başına bela ve yıkım getirir.”
Günümüz kapitalist , modern çağda karşılaştığımız bu tür sorunlarla en çok da aslında değerlerimizi unutmamız bir yana ,sosyal ağlar ve sosyal alanların daha etkin rol aldığı ile ilgili farkındalık yaratmanız ve daha gözle görülür , okunur hale getirmişsiniz. Düşüncenize sağlık☺️
YanıtlaSilTeşekkürler, bir nebze de olsa bunu hissettirebilmek ve sizlere ulaşabilmek güzel
Sil